|
|||||||||||||||||||||||||||||||||
|
İSTİŞAREDE UYULMASI GEREKEN TEMEL PRENSİPLER
Meşveret ortaklaşa bir muhakeme faaliyeti yürütmektir. Bu faaliyette akıl önder olmalıdır. “Akıl için yol bir” olduğundan teorik olarak her konuda oy birliğini sağlamak mümkündür ve ideal olanı budur. Ancak bilgilenme eksikliği, müzakere yetersizliği gibi hususlar oybirliğini engelleyebilir. Bu nedenle oy çokluğu ile yetinilmektedir. Meşveretin kararları eleştirilemez değildir. Karara muhalif kalanlar ve başkaları, kararı tartışabilir ve hatta tartışmalıdır. Yeter ki nazar ve niyet iyi olsun ve doğru zeminde tartışılsın. Mükemmele ulaşmak da ancak bu şekilde mümkün olur. Zira hürriyet-i şeri ile meşveret-i şeri arasında önemli bir bağ vardır. “Cemaat gibi düşünmek”, anlam olarak mümkün değildir. “Cemaatin çoğunluğu gibi düşünmek” ise mümkündür ama zorunlu değildir. Hiç kimse, başkalarının fikrini kabul etmeye zorlanamaz. O halde cemaate sadakat, cemaatin meşru zeminlerinde alınan kararının “uygulamasına dahil olmak” demektir. Meşveret sistemine dahil olan kişi, sisteme; “kararı beğenirsem”, “aklıma yatarsa” gibi ön kayıtlarla girmemelidir. Böyle yaparsa buz parçası hükmünde olan şahsiyetini ve enaniyetini havuza atarken, bir ambalaja sarıp öyle atmış gibi olur. Havuzun sıcaklığında buz parçası erise de havuzun suyuna karışmaz. Bu kayıtlarla gelen şahıs her an kendisini havuzdan çıkarıp yeniden buz haline getirmeyi düşünüyor demektir. Gerçek sadakat ve terk-i enaniyet bu değildir. O halde meşverette alınan karara, muhalif kalanlar dahil herkesin uyması esastır. Ancak, muhalif kalan bir üye, karara uymayı içine sindiremiyorsa, onun azınlık psikolojisi yaşamasının önüne geçmek ve bu duygudan kurtulmasını sağlamak, öncelikle çoğunluğun görevidir. Herhangi bir konuda teklif sahibi, teklifi reddedildiği zaman bizzat ve şahsen kendisi reddedilmiş gibi düşünmemelidir. Azınlıkta kalan fikrin sahibi ya da taraftarı meşverete dahil olurken heyetin doğru karar vereceğini varsaydığına göre heyetin kararına tabi olmayı benimsemelidir. Cemaatlerde demokratik yapı varsa, kurucu liderin vefatından sonra cemaatin bütün fertleri seçmendir. Hasların ve kıdemlilerin başkalarını etkilemesi elbette mümkündür, ancak, bunların ayrı bir denetleyici otoritesi yoktur. Seçmen “taban” değildir. Seçen her zaman yukarıdadır. Seçilen ve göreve getirilen denetlenmeye ve değiştirilmeye hazır olmalıdır. Tam demokratik yapılarda hiç kimse imtiyazlı statüde değildir. Ferit makamı cemaate aittir. Cemaatin uzmana danışması mümkündür. Ancak kararı kendisi verecektir. Bu nedenle her meşveret meclisinin, eskiden adına âyân ya da senatör denilen uzmanlar ve tecrübeliler kadrosuna ihtiyacı vardır. Bunlarla yapılan meşveret fikirlerini almak anlamında olmalıdır. Son sözü seçmenler ve onların seçtikleri temsilciler söylemelidir. Aksi halde cemaat içi demokrasiden değil, uzmanların yönetimi anlamındaki meritokrasiden bahsedilir. Cemaat içi demokrasi muhalefetsiz demokrasi olmalıdır. Bu nedenle birden çok kişinin seçileceği meşveretlerde “tulum liste” yarışı yaşanmamalıdır. Aksi halde, iktidar listesi - muhalif kanat listesi gibi ayrışmalar olur ve kabiliyetli kişiler bir kenarda kalır. Cemaatin umumu, devletin yasama organı gibidir. Prensip kararları alır ve kendi içinden bu kararları yürütecek bir icra organı seçer. Seçtiklerini denetlemek üzere bir tür yargı sistemi de kurabilir. Cemaatin yönetim kurulu, “cemaati yöneten kurul” değildir, cemaatin “müesseselerini” yöneten kuruldur. İyi bir meşveret için önce meşveretin “yöntemi” iyi olmalıdır. Zira usül asıl içindir ve asıldan önce gelir. Bu amaçla; Meşveret iyi yönetilmelidir. Temel yönetim prensipleri önceden belirlenmiş olmalıdır. Meşveret üyeleri mümkün olduğunca iyi tanışmalıdır. Hissiyat hakim olmamalıdır. Ancak bir kişi hislerine kapılırsa, diğerleri buna önem vermemeli, duygusallaşmasının sebebini nazara almalıdır. Müzakerede üslup doğru olmalıdır, ancak üslup yanlışlığına takılmamalı, söylenenlere önem verilmelidir. Tüzel kişiler, bilgiler ve kayıtlar yardımıyla ihtiyaç duyduklarında devletin hakemliğinden yararlanabilirler. Şahs-ı maneviler, tüzel kişilerden farklı olarak kayıt-kuyudat sistemine tabi değildirler. Dolayısıyla gerçek hakem vicdan-ı umumidir. Her meclisin dinleyici locası bulunur. Seçenlerin seçtiklerini denetlemelerinin yolu, seçilen heyeti dinleyici olarak izleyebilmeleridir. Elbette gerekli hallerde kapalı oturumlar da yapılabilir. Her meclisin kulisi bulunur. Kulis esasen kötü bir şey değildir. Niyeti kötü kişilerin meşvereti yanıltarak yani yok sayarak istediklerini elde etmeye çalışmaları kötüdür. Kulisin kötü işlemesini ise meşveret kültürü önler. Bu nedenle meşveretin herhangi bir gündem maddesinin meşveretten önce çeşitli kişilerce görüşülmesi mümkündür ve çoğu halde gereklidir. Bunu yasaklamak anlamlı ve gerekli değildir. Herhangi bir görev için kişi ya da heyet seçileceği zaman, meşveret önce görevin net tanımını yapmalı, ardından adaylarda bulunması gereken zorunlu şartları belirlemelidir. Zorunlu olmayan ancak bulunması faydalı olan özellikler de ayrıca belirlenmeli ve bundan sonra aday tesbiti yapılmalıdır. Aday tesbitinde ise önce zorunlu şartları taşıyan adaylar belirlenmeli ve diğerleri elenmelidir. Adaylardan en avantajlı şartlara sahip olanın seçilmesini sağlamak için tam bir bilgilenme yapılmalıdır. Göreve aday gösterilen kişi, durumu uygunsa görevi reddetmemelidir. Bir kişinin kendisini aday göstermesi de mümkün ve uygundur. Zira bir makama değil yüke talip olmaktadır. Adayların toplantı sırasında değil, mümkünse toplantıdan uzun süre önce belirlenmesi sağlanmalıdır. Tâ ki adaylar seçmen tarafından en geniş katılımla müzakere edilebilsin. Adayların müzakeresi toplantıda da mutlaka yapılmalıdır. Bu amaçla toplantıya ara vermek de doğru bir yöntem olabilir. Bir adayın “işe ehil” olduğunu söylemek kolaydır, ehil olmadığını söylemek ise zordur, ama esasen bunu yapmak daha gereklidir. Oy verecek kişilerin, meşveret öncesinde, adayların amaca ve işe uygunlukları ve nitelikleri hakkında bilgilenmek üzere uygun gördüğü kişilerden bilgi istemesi mümkündür. Hatta kendisini vicdanen sorumlu gören kişilerin, kendisine sorulmadan da, ilgili gördüğü kişilere “bilgi” vermesi mümkündür. Bu gıybet değildir. Yeter ki; kötü niyetle eksik, yanlış ya da yanıltıcı bilgi verilmiş olmasın. Nihai kararı zaten seçmen kendisi verecektir. Seçilemeyenlerin niçin ben seçilemedim diyerek oy vermeyenlere ya da verdirmeyenlere hesap sormaya kalkması yanlıştır. Bu duygu ancak dünyevi işlerde mantıklı olabilir. Göreve seçilen kişi yetkili değil görevli olduğunu düşünmeli, böylece denetlenmeye de hazır olmalıdır. |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||